Asya-Pasifik dengesinde yükselen güç Çin

Asya-Pasifik dengesinde yükselen güç Çin

Küresel jeopolitik güç merkezlerinden biri olarak kabul edilen Çin’e ilişkin olarak, dünyadaki kuvvet dengelerinde Soğuk Savaş sonrası yaşanan değişmeler kendisini en bariz olarak Asya-Pasifik bölgesinde göstermektedir. Rusya’nın bölgedeki jeo-stratejik etkisi azalırken, Çin ve Japonya iki ana Doğu Asya gücü olarak ortaya çıkmıştır. Çin, içerisinde bulunduğu coğrafi konumuyla, geniş pazar olanaklarıyla, nükleer güce dayalı askeri kuvvetiyle, hızla işleyen ekonomik kalkınma çekiciliğiyle bölgesel liderliğe sıcak bakmaktadır.

Asya-Pasifik bölgesi denildiğinde, temel olarak, Asya ve Amerika kıtaları arasında yer alan; Pasifik havzasının doğu bölgeleri, yani Doğu Asya ve Okyanusya bölgeleri anlaşılmaktadır. Doğu Asya bölgesi ise Kuzeydoğu Asya ve Güneydoğu Asya olarak ikiye ayrılabilir. Kuzeydoğu Asya’da Çin, Güney ve Kuzey Kore, Japonya ile Rusya’nın uzak doğu kısımları bulunmaktadır. Güneydoğu Asya’da ise Malezya, Tayland, Burma, Laos, Kamboçya, Filipinler, Singapur, Brunei, Papua Yeni Gine ve Endonezya bulunmaktadır. Okyanusya ise, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya ev sahipliği yapmaktadır.

Asya-Pasifik dengesinde yükselen güç Çin-çin

Asya-Pasifik bölgesinde, ekonomik gelişme çok hızlıdır. 1950 yılında, bu bölgenin dünya üretimindeki payı %4 iken, 1990 yılında bu oran, %25’e yükselmiştir. İngiltere ve ABD’nin sanayileşme sürecinde kat ettiği mesafeyi, Asya-Pasifik bölgesi daha hızlı kat etmiştir. Asya-Pasifik bölgesinin önemi, sadece bölgenin doğal kaynakları değildir. Esas önemi, kapitalist gelişmelere bağlı olarak, bölgenin yatırım çekmesine, dayanmaktadır. 1990 yılından sonra, bölgede sermaye yatırımı hızlanmıştır. Ekonomik olarak bir çekim merkezi olan bu bölge, politik açıdan ise tam bir gerilim merkezidir. Bölgenin tarihi, bölgede bulunan güçler, ülkelerin etnik yapısı ve jeopolitik unsurlar, bölgeyi gerilim merkezi yapmaktadır.

Güney Çin Denizi’nde bulunan Spratly Adaları; Çin ve Tayvan arasında, Senkaku Adaları; Çin ve Japonya arasında, Kuril Adaları; Japonya ve Rusya arasındaki, gerilim alanlarından en önemlileridir. Kuzey Kore ve Güney Kore arasında yaşanan mücadele ve Güney Çin Denizi’nde ABD ile Çin arasındaki çekişmeler, bölgeyi sürekli sıcak tutmaktadır.

Asya-Pasifik’teki Mevcut Güç Dengesi

Bugün bölgeye bakıldığında, Rusya’nın Çin ile stratejik iş birliği anlaşmasının bulunduğu, Japonya ve Rusya arasında Kuril Adaları hakkında pazarlıkların devam ettiği, ABD’nin Japonya’ya destek verdiği görülmektedir. Çin, Japonya, ABD ve Rusya’nın dünyada etkili stratejiler geliştiren güç merkezleri olabilmeleri için, Asya-Pasifik’te egemen olmalarının şart olduğu düşünülmektedir. Bunlar, gelecekte bu bölgede yaşanacak güç çekişmelerinin giderek artacağına işaret etmektedir.

Güney Çin Denizi barındırdığı adalarıyla, tartışmalı sularıyla, zengin enerji rezervleri ve jeo-stratejik konumuyla Asya-Pasifik ülkeleri hattında büyük bir gerilim nedeni haline gelmektedir. Yükselen güç Çin, inşa ettiği yapay adalar ve Güney Çin Denizi’nin tamamında egemenlik iddiasıyla bölge sularına komşu Filipinler, Vietnam, Malezya, Brunei, Tayvan, Endonezya ile bölgesel bir çatışma riskini arttırmaktadır.

Giderek dünyanın yeni kırılgan bölgesi haline gelen, içerisinde Çin, Japonya ve Kuzey Kore’yi barındıran bölgede, ABD bütün gücüyle yığınak yapmaya çalışmaktadır. Pasifik’te yaşanan paylaşım savaşları, emperyalist yayılma hedefleri olan Japonya’nın da güvenlik politikalarında radikal değişimlere gitmesine yol açmıştır.

Bu doğrultuda, Çin’in küresel bir güç olarak ortaya çıkması, ABD hegemonyası için bir tehdit unsuru oluşturmaktadır. Ancak ABD ve Çin arasındaki rekabet, ABD ve Rusya arasındakine benzer değildir. ABD ve Çin’in arasındaki ilişki, geniş bir spektrumda çatışma ve iş birliği şeklinde dalgalanmalarla gelişmektedir. Diğer taraftan ABD ve Çin birbirlerine bağımlı bir ekonomik görünüm sergilemektedir. Buna karşın Çin, Güney Çin Denizi’nde ABD müttefikleri olan Güney Kore ve Japonya ile sorunlar yaşamaya devam etmekte ve bu durum ABD ile Çin’i Güney Çin Denizi’nde karşı karşıya getirmektedir. Bu doğrultuda ABD ve Çin ilişkileri, bölgede güç dengesinin belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

Bir Asya Pasifik Aktörü Olarak Çin

Çin, klasik olarak savunduğu “Çok Kutuplu Sistem”i tek çıkar yol kabul etmekle beraber, kendisinin kutuplardan biri olabilecek kadar bir potansiyelinin bulunup bulunmadığı hususunda tereddüt içerisinde bulunmaktadır. Dolayısıyla bu tereddüdü aşmak üzere, ilkesel bir takım yol haritaları belirlenmiş ve bu kapsamda, başta ekonomi olmak üzere birçok alanda reformlara gidilmiştir. Ekonomi, yeni güçlü Çin’in en önemli itiş motorudur. Ancak, Çin’in gelişen ekonomisi enerjiye, enerjisi ise dışa bağımlıdır. Doğu Asya’da büyük güç statüsüne ulaşmak isteyen Çin için bu durum, çok kabul edilebilir değildir.

Çin’in bölge ülkeleri arasındaki en önemli rakibi ise Japonya’dır. Özellikle ABD-Japonya ittifakının bozulması Çin’in bölgesel çıkarlarıyla uyumludur. Bununla birlikte, Asya-Pasifik ülkelerinin Çin hakkındaki geleneksel şüpheleri henüz yok olmamıştır. Bölgenin en büyük ekonomik gücü durumundaki Japonya, ABD’nin güvenlik şemsiyesine ihtiyaç duymaktadır. Benzer şekilde Güney Doğu Asya ülkeleri için Güney Çin Denizi’ndeki Çin etkinlikleri, bölgede dengeleyici unsurlara gereksinim yaratmaktadır.

ABD’nin, dünyanın en büyük ekonomisi olmasına karşın, Çin ekonomisinin, Amerikan ekonomisini 2020 yılında belki de geride bırakacağı tahmin edilmektedir. 2008 yılında meydana gelen küresel ekonomik kriz Amerikan ekonomik modelinin ve doların konumunu sorgulamaya açmış, Amerikan ekonomisinin göründüğü gibi çok güçlü olmadığını gözler önüne sermiştir.

Diğer taraftan Rusya, çok kutuplu bir dünya istemekle beraber, Çin’in kontrolsüz bir biçimde büyümesini istememekte, fakat ABD’ye karşı Çin ile denge bulmak mecburiyetinde olduğunun da bilinci ile hareket etmektedir.

Çin yönetimleri tarafından önemli bir yumuşak güç aracı olarak kabul edilen OBOR Projesi, bölgedeki Çin etkisini önemli derecede artıracak potansiyele sahiptir. 21’inci yüzyılın Marshall Planı olarak da görülen bu uluslararası girişim, Avrasya hattından başlayarak batının egemen olduğu finans, ticaret, lojistik, iletişim, altyapı ve kültür ağlarını örerek bir alternatif oluşturma ve Çin’in açılma niyetini ete kemiğe büründüren somut bir proje olarak değerlendirilmektedir.

Çin ve Rusya’nın, 2016 Kasım ayında ABD’nin, Güney Kore’ye Taktik Yüksek İrtifa Hava Savunma (THAAD) füzeleri yerleştirmesiyle beraber, Asya-Pasifik’te artan askeri varlığından rahatsız olması, iki ülkenin ABD’ye karşı yarımadada, askeri bir ittifak kurabileceği söylentilerini artırmıştır. Öte yandan, NATO’nun 2017 yılı için hazırladığı “Stratejik Öngörü Raporu”nda da benzer bir tehdide işaret edilerek “Doğu Avrupa’da yeniden dirilen Rusya’nın eylemleri ve Güney Çin Denizi’nde daha iddialı olan Çin’in siyasi amaçlarını başarmak uğruna hem sert hem de yumuşak güç kullanması” ciddi bir sorun olarak gösterilmektedir.

Çin’in Güvenliği ve Asya Pasifik

Çin, ulusal egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için çevre denizlerinde derinliğine savunma/kademeli savunma sergilemek zorundadır. Bu maksatla, ulusal savunma amacıyla ne pahasına olursa olsun çevre denizlerin kontrolünde başı çekmeyi planlamaktadır. Ancak, bu politika kaçınılmaz olarak kıyı komşusu ülkeler ile ciddi bir sürtüşmeye neden olmaktadır.

ABD Deniz Kuvvetlerinin bölgedeki varlığı, Çin’in komşu ülkelerine olan üstünlüğü sonucunda ulusal hedeflerini gerçekleştirmek için askeri gücünü kullanma girişimlerini caydıran en önemli unsurdur. Bölgesel kriz veya savaş durumunda, ABD’nin üstün kuvvetleri ile Çin arasında olası bir çarpışma durumunda, Çin’in anavatanını ve ulusal çıkarlarını korumak için tüm yollarla ABD güçlerinin müdahalesini engellemek zorunda olacağı aşikârdır.

Bu nedenle Çin stratejisini, ABD’nin müdahalesini kesmek ve sonucunda ABD’yi her zaman ve her şartta bölgeden uzak tutmak üzerine geliştirmektedir. Bu husus, Çin’in denizcilik meselelerinde çok iddialı olmasının nedeni ve ayrıca A2/AD (Anti-Access, Area Denial) stratejisinin altında yatan temel güvenlik ilkesidir. Ayrıca Çin, denizlerin özgürce kullanılması ve deniz ulaştırma hatlarının korunması gibi temel deniz hukuku prensiplerini daraltmayı ve sınırlamayı tercih ederek, Japonya ve ABD dâhil diğer denizci ülkeler ile arasında güçlü anlaşmazlıklar oluşturmaktadır.

Diğer taraftan Çin Deniz Kuvvetlerinin, artık bir okyanus donanması kabiliyetine sahip olduğu ve bu kabiliyetini, planlanan modernizasyon faaliyetlerinin adım adım hayata geçirilmesi ile birlikte, daha da kuvvetlendireceği söylenebilir. Bu bağlamda Çin’in, deniz gücü kuvvet kullanım doktrinini, savunmadan, açık denizlere doğru ve daha saldırgan bir stratejiye oturtmuş olduğu düşünülebilir.

Bu düşüncenin doğruluğu, ABD’nin, Çin’e yönelik verdiği reflekslerden anlaşılabilir. Bu reflekslerden biri, ABD Başkanı Tump’ın BM Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına (NPT) aykırı olarak, Japonya ve Güney Kore’yi kendi nükleer silahlarını geliştirmesi için teşvik edeceğini açıklamasıdır. Bir diğeri ise, ABD Savunma Bakanı Ash Carter’ın 7 Nisan 2016 tarihinde yaptığı konuşmada Çin’i, Rusya’dan sonra ikinci sırada tehdit ülke olarak ilan etmesidir.

Sonuç

Hâlihazırda kıtasal, geleceğin ise küresel jeopolitik güç merkezlerinden biri olarak kabul edilen Çin’e ilişkin olarak, dünyadaki kuvvet dengelerinde Soğuk Savaş sonrası yaşanan değişmeler kendisini en bariz olarak Asya-Pasifik bölgesinde göstermektedir. Rusya’nın bölgedeki jeo-stratejik etkisi azalırken, Çin ve Japonya iki ana Doğu Asya gücü olarak ortaya çıkmıştır. Çin, içerisinde bulunduğu coğrafi konumuyla, geniş pazar olanaklarıyla, nükleer güce dayalı askeri kuvvetiyle, hızla işleyen ekonomik kalkınma çekiciliğiyle bölgesel liderliğe sıcak bakmaktadır.

Soğuk Savaş sonrasında yaşadığı ekonomik açılımlarıyla kendine özgü bir model ile farklı bir ekonomik gelişmeyi yansıtan Çin, bu yönünün sağladığı avantaj ile siyasal açıdan da farklı bir kimliğe bürünerek Asya-Pasifik ekseninde kıtasal güç merkezi hâline gelmektedir. 1990’lı yıllardan sonra elde ettiği ekonomik başarılar sonucunda, yeni bir dünya düzeni arayışına yönelik ilgisini artırarak, “tek kutupluluğu” reddedip “çok kutuplu bir dünya” tezini öne sürmesi, özellikle bu yıllarda elde edilen ekonomik başarılardan güç alan kendine güvenin bir ifadesi olarak algılanmaktadır.

Çin’in ekonomik ve askeri alandaki büyümesi, önümüzdeki dönemde Asya-Pasifik bölgesinin en önemli sorunu olacaktır. Bu durum, ABD dış siyasetini yakından ilgilendirmekte ve diğer bölge ülkelerinde tedirginlik yaratmaktadır. Çin’in insan gücü bakımından dünyanın en büyük ordusuna ve nükleer silahlara sahip olması, BM Güvenlik Konseyi’nde daimî üye olarak bulunması gücünü artıran faktörlerdir. Çin, ekonomik kalkınmadaki çizgisini sürdürdükçe, küresel iddialarla, ABD’nin Amerikan Barışına (Pax-Americana) karşı yeni bir cephe açıp, küresel liderlik stratejilerini geliştireceği değerlendirilmektedir.

Kaynak: www.defenceandtechnology.com/MSÜ
Google+ Linkedin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.